Chapter 1

Chapter 1 of 1

Bölüm 1: Ölüler Listesi

1.3k words

Soğuk metal kapı kolu avucumu yaktı. Dışarıdaki kavurucu Ankara sıcağından sonra burası adeta bir buz mahzeni gibiydi. Klimanın kesintisiz, monoton uğultusu modern tıp merkezinin yüksek tavanlı koridorlarında yankılanıyordu. Adımlarımı bilerek yavaşlattım, topuklarımın mermer zeminde çıkardığı sesleri minimuma indirmeye çalıştım. Gözlerim refleks olarak lobinin her bir köşesini taradı. Girişin hemen üzerinde, siyah kubbeli bir güvenlik kamerası usulca dönüyordu. Danışma masasının arkasında iki tane daha vardı; biri doğrudan gelen ziyaretçilerin yüzünü hedefliyordu, diğeri ise personelin arkasındaki koridoru izliyordu. Sol köşedeki devasa saksı bitkisinin geniş yaprakları, üçüncü kameranın görüş açısını hafifçe kapatıyordu. Babamın o meşhur derslerinden biri zihnimde yankılandı: *Her zaman kaçış noktalarını ve seni izleyen gözleri bil, Mira. Güvenlik kameraları sadece korumak için değil, avlamak için de oradadır.* Göğsümdeki daralma hissini hafifletmek amacıyla ciğerlerime derin bir nefes çektim. İçerideki keskin antiseptik kokusu genzimi yaktı. Yalnızdım. Ne arkamı kollayan babam vardı ne de çocukluğumun soluk anılarında kalan annem. Annemin ben çok küçükken hayatını kaybetmesi, bizi babamla baş başa bırakmıştı. O günden beri kurduğumuz o izole, her an taşınmaya hazır dünya artık tamamen dağılmış gibiydi. Bugün buraya kendi adımla gelmiştim, çünkü babamın bana bıraktığı son ipucu bu klinikteki bir doktora çıkıyordu. Danışma masasına doğru ilerlerken sırt çantamın askısını daha sıkı kavradım. Çantanın yan gözünde, babamla yaptığımız o meşhur anlaşmanın nişanesi olan biber gazı tüpü duruyordu. Okula yürüyerek gitmeme izin vermesinin tek şartı buydu. Sıradan bir lise öğrencisiydim aslında; gelecek sene son sınıfa geçecek, üniversite sınavına hazırlanacaktım. Matematikte, özellikle türev konularında fena sayılmazdım. Yine de diğer kızlar gibi makyaj malzemeleri yerine çantamda savunma teçhizatı taşımak, hayatımın ne kadar normal dışı olduğunun sessiz bir kanıtıydı. Sekreter kız, parmaklarının klavyedeki dansını kesip başını kaldırdı. Yüzüne oturan profesyonel gülümseme o kadar mekanikti ki, bir an onun da babamın bahsettiği o yapay insanlardan biri olduğunu düşündüm. "Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim?" diye sordu. Sesi gereksiz bir yapay neşeyle doluydu. "Doktor Braun ile randevum vardı," dedim. Sesimin tonunu tam ortada tutmaya çalıştım; ne çok zayıf ne de çok agresif. Ses tellerindeki en ufak bir titreme, karşı tarafa zayıflık sinyali gönderirdi. Babamın kulaklarımdaki sesi yine canlandı: *Nefesini diyaframından al, Mira. Sesin, senin en güçlü kalkanındır.* Sekreterin parmakları klavyenin üzerinde tekrar hızlandı. "İsim neydi acaba?" diye sordu, gözlerini ekrandan bir saniye bile ayırmadan. "Mira," dedim net bir şekilde. Soyadımı da ekledim. O an, hayatımın en büyük kumarını oynadığımı biliyordum. Kendi gerçek ismimi kullanmak, karanlıkta el yordamıyla bir kibrit çakmak gibiydi; etrafı aydınlatabilirdi ama aynı zamanda avcıların yerimi görmesini de sağlayabilirdi. Yine de başka çarem yoktu. Babam ortadan kaybolduğundan beri uykularımı kaçıran o zihinsel gürültünün, kafamın içindeki o aşırı analiz motorunun durması gerekiyordu. Genç kadın bilgileri sisteme girmeye başladı. Bilgisayarın kasasından gelen o ince fan sesi, sessiz lobide devasa bir gürültüye dönüştü zihnimde. Zaman kazanmak ve kalbimin ritmini kontrol altında tutmak için çantamdan küçük, sayfaları sararmış defterimi çıkardım. Sayfalardan biri yarıda kalmış bir Sudoku bulmacasıyla doluydu. Hızlıca kalemimi çıkarıp sayıları yerleştirmeye başladım. Zihinsel ısınma. Babam bana bunu bir oyun gibi öğretmişti. "Zor veya tehlikeli bir duruma girmeden önce zihnini matematiksel bir düzenle meşgul et," derdi. "Böylece panik hormonu mantığını ele geçiremez." Üç, dokuz, yedi. Boş kareleri doldururken, sayılar arasındaki o kusursuz uyum beni yavaş yavaş sakinleştirdi. Çevremdeki dünyanın karmaşası, yerini sayıların mantıklı disiplinine bıraktı. "Mira Hanım?" Sekreterin sesi beni bulmacanın ortasında yakaladı. Yüzündeki o profesyonel maske hafifçe çatlamış, yerini garip bir şaşkınlığa bırakmıştı. "Doktor Braun sizi odasında bekliyor. Koridorun sonundaki sağ oda." Teşekkür edip defterimi çantama tıktım. Ayağa kalktığımda bacaklarımın hafifçe titrediğini hissettim ama bunu dışarıya yansıtmamaya kararlıydım. Omuzlarımı dikleştirdim. Bu koridor, sıradan bir lise öğrencisi olarak kalıp kalamayacağımı belirleyecek o görünmez sınır çizgisiydi. Koridorun sonundaki kapının üzerinde pirinçten yapılmış ağır bir levha duruyordu: *Dr. Josef Braun - Dahiliye ve Genetik Uzmanı.* Kapıyı yavaşça tıklattım. İçeriden gelen "Girin" sesi, beklediğimden çok daha yorgun ve hırıltılıydi. Kapıyı açıp içeri süzüldüm. Beni karşılayan oda, tıp kitapları, karmaşık genetik şemalar ve loş bir ışıkla doluydu. Masanın arkasında oturan adam, saçları şakaklarından kırarmış, keskin gözlü biriydi. Gözlüklerinin üzerinden bana bakarken, bir hekimin sıradan merakından çok daha fazlasını gördüm o gözlerde. Beni adeta bir röntgen cihazı gibi tarıyordu; duruşumu, çantamı tutuşumu, gözlerimi kaçırmayışımı analiz ediyordu. "Mira," dedi, adımı sanki çok eski, unutulmuş bir şarkıyı mırıldanır gibi söyleyerek. "Sonunda geldin." Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım ve gösterdiği siyah deri koltuğa yerleştim. Odanın içindeki nane kokusu, alt taraftan gelen o soğuk tıp merkezi kokusunu bastırmaya çalışıyordu ama başarısız oluyordu. "Beni bekliyor muydunuz?" diye sordum doğrudan. Lafı dolandırmanın anlamı yoktu. "Babanın bir gün seni bana göndereceğini biliyordum," dedi Braun. Gözlüklerini çıkarıp masanın üzerindeki yeşil sümen kaplı alanın üzerine bıraktı. "Ama bu kadar erken olacağını... ve en önemlisi, yalnız geleceğini tahmin etmemiştim. Baban nerede?" Sessizlik odaya adeta kurşun gibi çöktü. Babamın nerede olduğunu ben de bilmiyordum ki. Üç hafta önce, ardında hiçbir iz, hiçbir mektup bırakmadan sessizce yok olmuştu. Evdeki gizli bölmede bulduğum bu adres ve Doktor Braun'un ismi, elimdeki tek somut ipucuydu. "O gelemedi," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. Detay vermek, zayıflık göstermek demekti. Braun derin bir iç çekti. Omuzları çöktü, yüzündeki kırışıklıklar daha da belirginleşti. "Anlıyorum," diye mırıldandı. "Kaçınılmaz olan sonunda gerçekleşti demek ki. Sana bazı testler yapmamız gerekiyor, Mira. Babanın sana uyguladığı o... özel durumun etkilerini görmeliyiz." "Ben iyiyim," dedim hemen, savunmacı bir refleksle. "Sadece bazen kafamın içinde her şey çok hızlı dönüyor. Bir odaya girdiğimde insanların nabzını, ter kokularını, yalan söyleyip söylemediklerini hissetmekten yoruluyorum. Matematik problemlerini saniyeler içinde çözmek güzel ama bu gürültü..." "Bunlar sadece zihinsel yan etkiler değil," diye sözümü kesti Braun. "Babanın sana öğrettiği o gözlem teknikleri sıradan antrenmanlar değildi. Onlar senin genetik yapındaki o uykuda olan kodları tetiklemek için tasarlanmış zihinsel anahtarlardı." Duyduklarım karşısında donup kaldım. Babam bana her zaman bu yeteneklerin sadece hayatta kalma becerileri olduğunu, her insanın çalışarak bunu yapabileceğini söylemişti. Beni kandırmış mıydı? Yoksa sadece korumak mı istemişti? Sıradan bir lise öğrencisi olmak isterken, kendimi bir laboratuvar deneyi gibi hissetmeye başlamıştım. "Bilgisayara kayıtlarını girmem gerek," dedi Braun, elini fareye uzatarak. "Burası özel bir klinik olsa da, resmi protokollere uymak zorundayım. Devlet veri tabanı her hastayı kaydeder." İçimdeki o vahşi alarm zilleri en yüksek perdeden çalmaya başladı. Babamın gitmeden önceki o son uyarısı kulaklarımda çınladı: *Asla ama asla resmi bir sisteme iz bırakma, Mira. Seni bulmalarının en kolay yolu budur.* "Bu gerçekten güvenli mi?" diye sordum, gözlerimi Braun'un ellerine dikerek. "Merak etme," dedi Braun, ekrana bir şeyler yazmaya başlarken. "Benim kullandığım hat özel şifreli bir tünel kullanıyor. Sıradan bir gözün buraya sızması imkansız." Yine de içimdeki huzursuzluk geçmedi. Bakışlarımı odanın detaylarında gezdirmeye devam ettim. Masanın üzerindeki eski aile fotoğrafı, Braun'un geçmişine dair küçük bir ipucuydu. Yarım kalmış kahve bardağından yükselen hafif duman. Ve masanın hemen altında, Braun'un sağ ayağının sadece birkaç santim uzağında duran o küçük kırmızı buton. Acil durum butonu. O butonun orada olması, bu kliniğin sıradan bir sağlık merkezi olmadığının en büyük kanıtıydı. Braun klavyede son bir tuşa bastı. Ekranda beliren mavi ışık, odanın loş köşelerine kadar yansıdı. Aniden, bilgisayarın kasasından tiz, kulak tırmalayıcı bir bip sesi yükseldi. Braun'un parmakları klavyenin üzerinde, sanki buz tutmuş gibi donakaldı. Doktorun yüzüne baktım. Saniyeler içinde yüzündeki tüm kan çekildi, teni kireç gibi bembeyaz oldu. Dudakları hafifçe aralandı ama içinden tek bir hece bile çıkmadı. Göz bebekleri korkuyla o kadar büyümüştü ki, neredeyse irisini tamamen kaplamıştı. Alnında aniden beliren ter damlaları, odanın soğuk havasında parıldıyordu. "Ne oldu?" diye sordum. Sesim soğuk ve keskindi. Koltuğumda hafifçe öne doğru kaydım, kaslarım her an patlamaya hazır bir dinamit gibi gerildi. Babamın bana öğrettiği o savunma ve saldırı pozisyonuna tamamen içgüdüsel olarak geçmiştim. Braun bana bakmıyordu. Gözleri, ekrandaki o kırmızı uyarı yazısına kilitlenmiş kalmıştı. "Bu... bu imkansız," diye fısıldadı kendi kendine. Sesi bir yaprak gibi titriyordu. "Sistem... sistem senin ismini kabul etmiyor." "Neden?" diye sordum, masaya doğru bir adım daha yaklaşarak. Ekranı görmemi engellemek için hafifçe sola kaymaya çalıştı ama yansımasından o kırmızı, kalın harflerle yazılmış uyarıyı seçebiliyordum. "Mira," dedi Braun, yavaşça başını kaldırıp gözlerimin içine bakarak. O keskin gözlerinde artık sadece şaşkınlık değil, iliklerine kadar işlemiş bir dehşet vardı. "Sen... sen sistemde canlı görünmüyorsun." Nefesim boğazımda düğümlendi. "Ne demek istiyorsunuz? Karşınızda oturuyorum işte." Braun yutkundu, boğazındaki adem elması hızla yukarı aşağı hareket etti. "Bu isim... bu kimlik numarası... on yıl önce resmi olarak ölü olarak kaydedilmiş. İstihbarat teşkilatı tarafından." Duyduklarım zihnimde adeta bir bomba gibi patladı. Ölü mü? Ben hayattaydım, buradaydım, nefes alıyordum. Babam beni resmi olarak ölü mü göstermişti? Bizi korumak için attığı o adımlardan biri miydi bu? "Ve daha kötüsü var," dedi Braun, sesi artık bir fısıltıdan farksızdı. Eli son derece yavaş, neredeyse hissettirmeden masanın altındaki o kırmızı acil durum butonuna doğru kaymaya başladı. "Sisteme bu ismi girdiğim an, merkez sunucuda en üst düzey kırmızı alarm tetiklendi." Gözlerim elinin o mikroskobik hareketini yakaladı. Babamın en önemli kuralı zihnimde yankılandı: *Eğer karşı tarafın hamlesini sezersen, onun bitirmesine izin verme.* "O butona dokunmayın," dedim. Sesimdeki o buz gibi, ölümcül kararlılık beni bile ürküttü. Braun durdu. Parmak uçları düğmenin plastik yüzeyine değmek üzereyken havada asılı kaldı. "Mira, anlamıyorsun," dedi, gözlerinden bir damla yaş süzülürken. "Bu alarm doğrudan babanın kaçtığı o eski teşkilatın merkezine gitti. Şu an bu odada olduğunu biliyorlar." Kulaklarımda ağır, ritmik bir uğultu başladı. Dışarıdan gelen o hafif, derinden gelen siren sesleri bu uğultunun bir parçası mıydı yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu? "Onlar kim?" diye sordum, kalbimin göğüs kafesimi parçalamak istercesine atışını bastırmaya çalışarak. Braun derin bir nefes aldı. Gözlerindeki o çaresizlik, hayatımın geri kalanının ne kadar karanlık olacağının habercisiydi. "Onlar, babanın en yakın dostlarıydı," dedi Braun sessizce. "Ve şimdi, senin babanın nerede olduğunu bildiğini düşünüyorlar. Seni almak için yola çıktılar bile." Koridordan gelen hızlı ayak sesleri, odanın kapısına doğru yaklaşıyordu.

End of Chapter 1