Chapter 1 of 1

Buz Gibi Bir Yaz Kucaklaması

1.1k words

Eski kapağı parmaklarının arasında titriyordu. “Ayın Fısıltıları” kitabı, köşeleri kıvrılmış sayfalarıyla, Amil Gülü’nün tek sığınağıydı. Otobüsün sarsıntısı midesini bulandırırken, camdan dışarıya baktı. Zenginlerin yaşadığı o bölgeye doğru ilerliyorlardı. İçinde tanıdık bir sıkıntı kabarıyordu. Yaz tatili başlamıştı, ama Amil için bu bir işkenceden farksızdı. Kendi hayal dünyasında kaybolmayı tercih eden, sessiz bir genç kızdı. Ailesi onu anlamıyordu. Özellikle annesi. Sürekli daha 'sosyal', daha 'canlı' olmasını istiyorlardı. Bu isteğin son halkası da, buraya gönderilmesiydi. Bir ay boyunca, tanımadığı, zoraki bir misafir olarak yaşayacaktı. Annesi yan koltukta, telefonuna gömülmüş, Amil’e tek bir bakış bile atmamıştı yol boyunca. Dudakları aralandı. "Düzgün dur, Amil. Utandırma bizi." Arabadan inmeden önce, annesinin buz gibi sesi odanın içindeki havayı keskin bir bıçak gibi yardı. Amil’in kalbinde keskin bir sızı hissetti. Sanki kendisi değil de, bir yükmüş gibi bırakılıyordu. O büyük, ürkütücü evde, tam bir ay boyunca. Bilmediği, soğuk bir gençle. Boğazı kurumuştu. Elindeki kitabını daha sıkı kavradı. Bu, onun dış dünya ile arasına ördüğü görünmez bir duvardı. Kitaplar, onu kimsenin anlamadığı bu dünyada, anlaşılır kılıyordu. Her sayfada, kendi ruhunun fısıltılarını buluyordu. Kapı açıldı. Serin, parfüm kokulu bir hava çarptı yüzüne. Geniş, boş bir holdu burası. Annesi bavulu içeri ittirdi, Amil'e dönmeden, "Eşyalarını yukarı çıkar. Odana yerleş. Sonra aşağı inersin." dedi. Sesinde, hızlıca buradan gitme isteği vardı. Amil yutkundu. Annesinin her zamanki gibi aceleci ve umursamaz tavrı, içindeki o eski yarayı kanattı. Kimse onu gerçekten istemiyordu. Araba sesi uzaklaşırken, Amil holün ortasında tek başına kaldı. Sessizlik, kulaklarını tırmalıyordu. Burası bir evden çok, bir müze gibiydi. Mermer zeminler, yüksek tavanlar, duvarlarda asılı soyut tablolar. Hiçbir yerde sıcaklık yoktu, sanki ruhu alınmış bir yerdi. Sanki bu devasa yapı, kendi soğukluğunu her köşeye bulaştırmıştı. Bavulunu sürükleyerek merdivenlerden çıktı. Adımlarının sesi bile fazla geliyordu bu sessizliğe. Üst katta koridorlar daha da loştu. Odasını buldu. Geniş bir odaydı, minimalist mobilyalarla döşenmişti. Pencereden dışarıya baktığında, yemyeşil bir bahçe ve parlayan bir havuz gördü. Ve havuz kenarında, uzanmış bir silüet. Uzun boylu, atletik bir genç. Telefonuyla ilgileniyordu. Yüzü Amil’e dönük değildi, ama soğuk bir aura yayıyordu. İşte o, Mete. Adını duymuştu. Ailesi, bu zoraki düzenlemeyi 'iyi bir fırsat' olarak adlandırmıştı. Amil ise buna, 'bir ay sürecek hapis cezası' diyordu. Kalbi sızladı. Bu kadar mıydı onun değeri? Mete’nin onu fark etmemiş olması, Amil’i daha da görünmez hissettirdi. O zaten pek görünmezdi. Kendi dünyasında, kendi kitaplarının arasında yaşamayı severdi. Kimsenin onu fark etmemesi, aslında beklediği bir şeydi. Ama yine de, bu kadar net bir şekilde görmezden gelinmek, canını sıkıyordu. Yüzüne tokat yemiş gibi hissetti. Bavulunu açtı, kıyafetlerini dolaba yerleştirdi. Her şey yavaştı, isteksizdi. Parmakları, en sevdiği, eski, biraz yıpranmış tişörtünü buldu. Onu giydi. Bu tişört, ona çocukluğunu, kendini güvende hissettiği zamanları hatırlatıyordu. Burası ise, her şeyiyle yabancıydı. Kendini savunmasız hissediyordu. Kitabını yatağa bıraktı. Aşağıya inmek, o gençle aynı havayı solumak zorunda kalmak düşüncesi, midesine kramplar sokuyordu. Neden buradaydı ki? Ailesinin bitmek bilmeyen 'sosyalleşmelisin' telkinleri, onu buraya atmıştı. Onların gözünde Amil, içine kapanık, asosyal bir kızdı. Oysa o, sadece kendi dünyasında rahattı. Orada mutluydu. Bir saat geçti. İki saat. Amil, odasında oyalandı. Pencereden Mete'yi izledi. Hiç kıpırdamadan uzanıyordu, arada bir telefonuna bakıyordu. Güneş yavaşça batmaya başlamıştı. Bahçede hafif bir rüzgar esiyordu. Yapraklar fısıldaşıyordu. Bu fısıltılar bile, villanın sessizliğinden daha çok şey anlatıyordu. Amil, yalnızlığını daha derin hissetti. Sonunda açlıktan midesi kazınmaya başlayınca, aşağı inmek zorunda kaldı. Merdivenleri yavaşça indi. Hol hala sessizdi. Mutfaktan sesler geliyordu, demek ki birileri yemek hazırlıyordu. Bu, villanın tamamen boş olmadığı anlamına geliyordu. Biraz olsun rahatladı. Tamamen yalnız değillerdi. Salona doğru yürüdü. Geniş pencerelerden içeri süzülen akşam güneşi, toz zerreciklerini aydınlatıyordu. Kanepeye oturdu. Kitabını açtı, gözleri kelimelerin üzerinde gezinirken, kulakları etrafı dinliyordu. Mete nerede? Yukarıda mı? Dışarıda mı? Bu belirsizlik, içini kemiriyordu. Bir gölge düştü sayfanın üzerine. Başını kaldırdı. Mete, kapı pervazına yaslanmış, onu izliyordu. Kısa kollu lacivert bir tişört giymişti. Kol kasları tişörtün kumaşını geriyordu. Saçları hafif dağınıktı, güneşte parlıyordu. Bakışları Amil'in üzerinde gezindi, soğuktu, sorgulayıcıydı. Gözlerinde ne bir merak ne de bir ilgi vardı. Amil'in nefesi kesildi. Beklemiyordu. Beklese bile, bu kadar yakın, bu kadar ani bir karşılaşmaya hazır değildi. Kalbi hızla atmaya başladı. Yanakları kızardı. Gözlerini kaçırdı, tekrar kitabına döndü. Ama kelimeler bulanıklaşmıştı. Onun varlığı, odayı doldurmuştu. Hava elektrik yüklü gibiydi. "Hoş geldin." Sesi derindi, boğuktu. Amil ilk kez sesini duyuyordu. Donup kaldı. Bu kadar kısa, bu kadar resmi bir karşılama beklemiyordu. Hiçbir duygu belirtisi yoktu. Sadece kelimeler, havada asılı kaldı. Sanki bir görevi yerine getirmiş gibiydi. Amil kekeledi. "Hoş buldum." Gözlerini tekrar Mete'ye çevirme cesaretini toplayamıyordu. Kendini aptal gibi hissediyordu. Ne diyecekti ki? Ne yapacaktı? Bu soğuk tavır karşısında eli kolu bağlanmıştı. Mete cevap vermedi. Kapı pervazından ayrıldı, salona doğru yürüdü. Koltuğa, Amil’den uzakta, neredeyse odanın diğer ucuna oturarak. Bacaklarını uzattı, gözlerini kapattı. Sanki Amil orada hiç yokmuş gibi. Onu tamamen yok sayıyordu. Bu daha da kötüydü. Tamamen görmezden gelinmek, bir hiçmiş gibi davranılmak, içeride bir yerleri acıtıyordu. Amil'in en büyük korkusuydu bu: hiç önemsenmemek, fark edilmemek. Kendini her zaman ailesinin gölgesinde hissetmişti. Şimdi bu yabancı evde, bu yabancı genç de aynı şeyi yapıyordu. Kendini küçücük hissetti. Kitabının sayfalarını çeviriyor, ama okuduğu hiçbir şeyi anlamıyordu. Gözleri satırların üzerinde kayıyor, ama zihni Mete'ye odaklanmıştı. Onun omuzlarındaki gerginliği hissediyordu, sanki odayı ağır bir hava kaplamıştı. Amil'in varlığı onu rahatsız mı ediyordu? Belki de bu yüzden bu kadar soğuktu. Dakikalar uzadı. Yemek masası hazırlanmıştı. Mutfaktan gelen hizmetli, başıyla onları işaret etti. "Akşam yemeği hazır." Amil kalktı, Mete'nin gözleri hala kapalıydı. Acaba uyuyor muydu? Hayır, bu kadar hızlı uyuyamazdı. O sadece varlığını inkar ediyordu. Masaya oturdular. Aralarında uzun bir masa vardı. Hizmetli yemekleri servis etti. Sessizdiler. Sadece çatalların tabağa değme sesi, bıçağın keskinliği duyuluyordu. Amil, yemeğini yavaşça yedi. Mete ise hızlıca, neredeyse iştahsızca yiyordu. Sanki bu görevi bir an önce bitirmek istiyordu. Bir ara, Amil cesaretini topladı. "Burası çok güzel." dedi. Sesi, kendi kulağına bile zayıf geliyordu. Mete başını kaldırdı, ama bakışları Amil'in gözlerine değmedi. Masanın diğer ucundaki bir noktaya bakıyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. "Evet." dedi. Tek kelime. Sanki bu kadar konuşmak bile onu yormuş gibiydi. Amil tekrar sustu. Konuşmak anlamsızdı. Her kelime, aralarındaki buz duvarını daha da kalınlaştırıyordu. Yemeği bitince, masadan kalkmak için izin istedi. "Afiyet olsun." dedi, hemen odasına kaçmak istedi. Bu gerginliğe daha fazla dayanamayacaktı. "Amil." Sesi bu kez daha netti. Amil dondu. İlk defa adını söylemişti. Yavaşça arkasını döndü. Mete, hala masada oturuyordu. Gözleri, bu kez gerçekten Amil'in gözlerine kilitlenmişti. Okyanus mavisi gözler, derin bir sır taşıyor gibiydi. Bu bakış, tüm soğukluğu delip geçmişti. Amil'in kalbi göğüs kafesinde delice çarptı. Sanki tüm dünya durmuştu. Nefes almakta zorlanıyordu. Mete'nin bakışlarında bir anlık bir yumuşama mı vardı? Yoksa bu sadece onun hayal gücü müydü? Tüm o soğukluğa rağmen, bakışları onu içeri çekiyordu. İçinde garip bir his kabardı. Aniden, Mete'nin kulağının arkasından, derin kırmızı renkte, tek bir gül yaprağı süzüldü. Yavaşça süzülerek, sessizce Amil'in ayaklarının dibine kondu, bu manzara Amil'in nefesini dondurdu.

End of Chapter 1

Chapter 1: Buz Gibi Bir Yaz Kucaklaması - İlk Aşk, Son Savaş | Novel AI Studio